KIRKPINAR’DA HAFIZA, KİMLİK VE ER MEYDANI
İnsanoğlu, var olduğu andan itibaren yaşadığı mekânlarla birlikte bir yaşam hafızası inşa eder. Bu hafıza; deneyimlerin, mücadelelerin, sevinçlerin ve toplumsal değerlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla oluşur.
İnsanların yaşam mücadelesiyle kurdukları kentler de yalnızca fiziksel yapılar bütünü değil, aynı zamanda ortak belleğin mekânsal karşılığıdır. Sokaklar, meydanlar ve tören alanları; toplumsal kimliğin, dayanışmanın ve sürekliliğin taşıyıcısıdır.
Bu bağlamda Edirne, geçmiş ile bugün arasında kurulan güçlü hafızanın en somut örneklerinden biridir. Yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan kent, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yaptığı dönemle tarih sahnesinde özel bir yer edinmiştir.
Kentin simgelerinden biri olan Selimiye Camii, yalnızca mimari bir başyapıt değil, aynı zamanda kentin kimliğini simgeleyen kültürel bir hafıza mekânıdır. Her yıl düzenlenen Kırkpınar Yağlı Güreşleri ise yüzyıllardır süregelen geleneğiyle toplumsal sürekliliğin ve ortak değerlerin yaşatıldığı önemli bir törensel alan oluşturur.
Edirne’nin Camii ve köprüleri ile hamamları, çarşıları vd. mimari, kültür ve sanat değerleri; farklı dönemlerin izlerini bugüne taşıyarak kenti yaşayan bir açık hava müzesine dönüştürür. Bu yönüyle Edirne, yalnızca bir sınır şehri değil, aynı zamanda kültürel belleğin ve tarihsel sürekliliğin güçlü bir temsilcisidir.
Tarihsel süreçte jeopolitik ve stratejik konumuyla her dönem kral ve imparatorlukların gözdesi olan Edirne, Bizans döneminde İstanbul’u koruyan bir kent konumundayken, Osmanlı döneminde ise İstanbul’un fethine zemin hazırlayan şehir olmuştur. Bulgar general Nikola Ivanof, Balkan Savaşı ile ilgili anılarında; “Edirne, çok önemli bir stratejik mevki işgal etmektedir. İstanbul’a giden tüm yolların kontrolünü sağlar. İstanbul’a saldırarak Türkiye’yi barışa zorlamakla görevli bir ordu, Edirne’yi ele geçirmeden veya onu etkisiz hâle getirmeden başarılı olamaz.” der.
İşte Osmanlı, yaşadığımız bu kentin stratejik değerinin farkındalığıyla kenti fetheder ve Osmanlı’nın Balkanlar üzerinden Avrupa’ya uzanan gelişme hikâyesini bu kentte yazar.
Edirne’de Selimiye Camii’nin inşası nasıl ki II. Selim’in gördüğü rüya ile efsaneleşmişse, Kırkpınar da 1357’de Orhan Gazi’nin Rumeli seferi sırasında oğlu Süleyman Paşa’nın Semavine’de mola veren yiğitlerinin güreşiyle destanlaşır.
1361’de I. Murad’ın Edirne’yi fethetmesinin ardından “Bitmeyen Güreşin Devam Eden Efsanesi” olarak tarihe geçen Kırkpınar Yağlı Güreşleri, Edirne’nin fetih döneminde şehit olan kırk akıncının hatırasını yaşatan ve bu hatırayı kuşaktan kuşağa aktaran geleneksel kültür mirasıdır.
Osmanlı Devleti’nin fethettiği şehirlerde inşa ettirdiği mimari yapılar sadece fiziki mekânlar değil; aynı zamanda toplumsal belleğin taşıyıcılarıdır. Bu bağlamda Kırkpınar Yağlı Güreşleri de Edirne’yi fetheden kırk akıncının anısını canlı tutan, geçmişle bugün arasında kültürel süreklilik kuran yaşayan bir gelenek olarak varlığını sürdürmektedir.
Bu bağlamda, Kırkpınar Yağlı Güreşleri yalnızca bir spor etkinliği değil, yüzyılları aşan kültürel hafızanın canlı bir ifadesidir. 2010 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne “Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali” adıyla yer alan bu gelenek, kültürel kimliği, öğeleri, toplumsal değerleri, ustalık bilgisini ve ritüelleri yaşatarak kolektif belleği diri tutmaktadır.
Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin gerçekleştirildiği alanın Yunanistan sınırları içinde kalması nedeniyle 1924 yılından itibaren güreşler, Edirne’deki Sarayiçi Er Meydanı’nda yapılmaya başlanmıştır.
Bu alan, Edirne Sarayı’nın has bahçesi olarak düzenlenmiş olup döneminde padişahların kültür, sanat ve spor etkinlikleriyle halkla buluşarak geçmişe tanıklık ettiği tarihî bir mekândır. Kırkpınar’ın eski dönemlerinde Semavine Çayırı’nda yapıldığı zamanlarda da çeşitli şenlik ve gösterilere ev sahipliği yapan bu alan, yağlı güreş geleneğinin sürekliliğini temsil ederek kentin tarihsel hafızasında önemli bir yer edinmiştir.
Festivalin düzenlendiği Sarayiçi Er Meydanı, bir mekândan öte; geçmiş pehlivanların izlerini, duaları, cazgırların gür sesini ve halkın coşkusunu taşıyan simgesel bir hafıza alanıdır. 1940’lı yıllardan bugüne alanda gerçekleştirilen tesisleşme çalışmalarıyla bugünlere gelmiştir. Alan ile ilgili 1971 yılında Bayındırlık Bakanlığı, 1978 yılında da Edirne Belediyesi tarafından proje yarışmaları açılarak sonuçlandırılmıştır. Fakat uygulamaya geçirilememiştir.
1984 yılında başlatılan tribünlerin modernleşme çalışmaları 1996 yılında tamamlanmıştır. Bu çalışmalarla koltuk kapasitesi 16.5000’e çıkartılmıştır. Belediye Başkanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında yapılan sözleşmeyle 2017 yılında Er Meydanı, yenilenmesi koşuluyla Bakanlığa devredilmiştir.
Yenileme projesi, Er Meydanı’nın tarihi konseptine uygun Çadır, Kispet ve Güreşen İki Pehlivan figürleriyle örtüştürülerek çizilmiş ve gerekli onayları alınmıştır. Ancak dokuz yıldır süregelen ‘olacak, olmayacak, taşınacak’ söylemleriyle hem pehlivanların güreşe hazırlanma imkânları hem güreşseverlerin seyir keyifleri hem de er meydanında görev yapan fotoğraf sanatçıları, basın mensupları vb. aktörlerin faaliyetleri, kısıtlı imkanlar içinde sürdürülmüştür.
Aslında yenilenen er meydanı hem tarihi mimari projesi hem eğitim merkezi, müzesi ve doğaya sahip çıkan yaşam alanlarıyla birçok soruna çözüm üretmiş olacaktır.
Kırkpınar Yağlı Güreşleri, somut olmayan kültürel miras değerleriyle yalnızca tarihsel bir spor organizasyonu değil; Edirne’nin toplumsal hafızasını ve kültürel kimliğini yansıtan köklü bir geleneğidir.
Bu nedenle mirasın korunması yalnızca fiziksel unsurların muhafazası anlamına gelmez; doğru temsil edilmesi, ticarileşme ve siyasallaşma baskılarından uzak biçimde, özgün kimliğiyle gelecek kuşaklara aktarılması da aynı ölçüde önem taşır.
Kırkpınar kapsamında verilen ağalık unvanı da bu sorumluluğun önemli bir parçasıdır. Ağalık, sembolik bir paye olmanın ötesinde, geleneğin tarihsel kimliğini, ritüellerini ve kurumsal hafızasını koruyarak geleceğe taşıma yükümlülüğünü içerir.
Kişisel kimliğin ve bireysel görünürlüğün, Kırkpınar’ın kurumsal kimliğinin önüne geçmesi, geleneğin temsil gücünü zayıflatmaktadır. Nitekim geçmişte Türkiye Başpehlivanı unvanının seçilme mekânının Ankara’ya taşınması yönünde girişimler olmuştur. 2023 yılında; Yağlı Güreş Düzenleyen Kentler Birliği Başkanı TRT Spor’a yaptığı konuşmasında “yağlı güreş denildiğinde iki yer aklıma gelir. Biri Elmalı diğeri Kurtdereli güreşleridir.” demesi manidar değil midir?
Ayrıca federasyon tarafından uygulamaya konulan kriterler doğrultusunda Er Meydanı’nda güreşen pehlivan sayısının 2022 yılında 2.475’ten 2025 yılında 726 pehlivana düşmesi, Kırkpınar açısından dikkat çekici ve tartışılması gereken bir daralmaya işaret etmektedir. Bu örnekler, Kırkpınar’ın tarihsel merkezî konumunun zaman zaman gölgelenmeye çalışıldığını göstermektedir.
Kültürel mirasa yönelik müdahaleler Kırkpınar’la sınırlı değildir. Selimiye Camii ve Külliyesi Kütüphanesi’nin taşınma girişimi, kubbe süslemelerine yönelik bilimsel temelden yoksun düzenlemeler ve tescilli alan sınırları belirli olan Balaban Paşa Mescidi’nin konumlandırılması bu duruma örnek gösterilebilir. Ayrıca Balaban Paşa ile eşine ve Akşemseddin’e atfedilen temsili mezarların bilimsel ve hukuki dayanak olmaksızın alana yerleştirilmesi de tartışmalı uygulamalar arasında yer almaktadır.
Bu yaşanmış örnekler, mirasın korunmasının yalnızca söylem düzeyinde kalmaması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Kültürel miras, geçmişe duyulan romantik bir bağlılık değil; bilimsel, hukuki ve etik sorumluluk temelinde korunması gereken kamusal bir değerdir.
Kentin tarihsel katmanları; “yapıları, anıtları, gelenekleri ve ritüelleri” birbirini tamamlayan bir anlam ağı oluşturur. Bu ağın herhangi bir noktasında yapılan bilinçsiz ya da keyfi müdahaleler, bütüncül hafızada onarılması güç boşluklar yaratır.
Bu bağlamda Er Meydanı, yalnızca güreşlerin yapıldığı fiziksel bir alan değildir. Kültürel belleğin somutlaştığı tarihsel bir mekândır. Yüzyıllardır aynı yerde sürdürülen Kırkpınar geleneğinde mekânın değişmesi, sadece bir yer değişikliği değil, aidiyetin, anlamın ve sürekliliğin yeniden tanımlanması demektir. Kırkpınar ve onun Er Meydanı, bu nedenle yalnızca bir spor etkinliği değil, yaşayan bir toplumsal hafıza ve kültürel direncin simgesidir.
Kırkpınar Yağlı Güreşleri, yalnızca bir spor organizasyonu değildir. Kültürel kimlik, öğe ve ritüelleriyle birlikte yaşayan köklü bir kültürel miras unsurudur.
Bu mirasın en önemli taşıyıcılarından biri ise geleneksel olarak Sarayiçi Er Meydanı’dır. Er Meydanı, tarihsel sürekliliğin somutlaştığı, kolektif belleğin mekâna tutunduğu bir kültürel sahne niteliği taşır.
Mekân, kültürel miras bağlamında yalnızca fiziksel bir zemin değil; anlamın üretildiği ve yeniden üretildiği bir hafıza alanıdır. Er Meydanı’nda gerçekleştirilen her ritüel, okunan her dua ve kazanılan her unvan, bu alanın sembolik değerini pekiştirir. Dolayısıyla Er Meydanı, “fiziksel alan” olmanın ötesine geçerek kültürel kimliğin ve toplumsal belleğin “anlam taşıyıcısı” hâline gelir.
Er Meydanı’nın yer değiştirmesi ya da mekânsal niteliğinin dönüşmesi, yalnızca fiziki bir değişim olarak değerlendirilmemelidir. Bu durum, kültürel süreklilik algısını ve toplumsal hafızayı doğrudan etkileyecektir.
Çünkü geleneksel olarak Sarayiçi ile özdeşleşmiş olan Kırkpınar, mekân aracılığıyla tarihsel derinliğini görünür kılmaktadır. Mekânsal kopuş, ritüelin bağlamını zayıflatma ve kültürel bütünlüğü aşındırma riski taşır.
Bu özdeşleşme, bireysel hafızada da karşılık bulmaktadır. Çocukluk yıllarım olan 1970’li yıllarda Kırkpınar günlerinde minibüs muavinlerinin “Saraya!” diyerek halkı Sarayiçi’ne davet etmesidir. Tunca nehrinin her taşkınında basın mensuplarının ilgi ve görsel çekim alanı Sarayiçi Er Meydanı olmaktadır. Aynı mekanda yapımı devam eden “Edirne Sarayı”, yaşadığımız bu selde de hiç ilgi alanı olmamıştır.
İşte bu iki örnek dahi Kırkpınar ile Sarayiçi arasındaki güçlü bağın gündelik yaşamda dahi nasıl içselleştirildiğini göstermektedir.
Böylece mekân, yalnızca törenlerin icra edildiği bir alan değil; kültürel kimliğin gündelik dilde ve geleneksel kültürde yeniden üretildiği bir referans noktası hâline gelmektedir.
Geleneksel kültür sadece kurallarla değil, mekanla yaşar. Pehlivanlar, daha önceki yıllarda er meydanına çıkan başpehlivanlarla bağ kurar. Aynı mekanda asırlardır akıtılan her bir ter mekanın hafızasını üreterek geleceğe taşır.
Mekân değiştiğinde, geleneğin tarihsel katmanlarıyla kurduğu bağ zayıflar. Ritüelin “yerle bütünleşmiş” anlamı dönüşür. Bu durum, kültürel mirasın özgünlük (otantiklik) ve süreklilik algısını etkiler.
Kırkpınar, Edirne’nin kimliğinin temel unsurlarından biridir. Er meydanı, kentin hafızasında bir simge mekândır. Mekân değişimi, kentin kültürel markalaşmasını, turizm algısını ve mekânsal belleğini dönüştürür. Geleneksel alanın dışında yapılan organizasyon, kentle kurulan tarihsel bağın zayıflamasına; yeni mekânın ise zamanla yeni bir kimlik üretmesine yol açar.
Seyirci için mekân, deneyimin duygusal boyutunu şekillendirir. Aynı çimenin kokusu, aynı giriş kapısı, aynı tribün düzeni; kuşaklar arası ortak bir hatıra üretir. Mekân değiştiğinde nostalji, aidiyet ve “geleneğin içinde olma” hissi farklılaşır. Yeni mekân daha konforlu ve işlevsel olabilir; ancak tarihsel atmosferin yerini dolduramaz.
Sonuç olarak, Er Meydanı’ndaki mekânsal değişim, somut olmayan kültürel mirasın sürdürülebilirliği açısından dikkatle değerlendirilmelidir. Çünkü mekânın taşıdığı tarihsel ve sembolik anlam, geleneğin özgünlüğünü ve sürekliliğini doğrudan besleyen temel unsurlardan biridir.
Mekânın değişmesi, UNESCO tarafından tescillenmiş somut olmayan kültürel mirasın özgün bağlamını aşındırabilir; mirasın evrensel değer beyanında vurgulanan tarihsel süreklilik ilkesine zarar verebilir. Bu durum kent kültüründe kimlik kaybına ve hafıza kopuşuna yol açarak, kültürel mirasın yerle bütünleşmiş anlamını zayıflatır.
Böylece geleneğin otantik yapısı ve temsil gücü olumsuz etkilenir. Etkinlik, tarihsel derinliğinden koparak yalnızca bir yağlı güreş organizasyonuna dönüşür.
Bugün mekânın taşınmasını değil, Kırkpınar Müzesi’ni nereye ve nasıl kurmamız gerektiğini tartışmamız gerekmez miydi?
Şimdi sizlere soruyorum:
Sorun fiziksel mekânın değişmesi midir? Yoksa tarihe tanıklık eden mekânın “anlamının” yok edilmesi mi?
Çünkü bazen toprak aynı kalır; fakat ruh yer değiştirir.
Nasıl ki insanoğlu hafızasını kaybettiğinde geçmişini hatırlayamaz, yakınlarını tanıyamaz ve kendi yaşam öyküsünü kuramazsa; kentler de kültürel kimliklerini yitirdiklerinde tarihsel hafızalarını kaybeder ve ruhlarını yitirirler.
İngiliz şehir plancısı Graeme Shankland’ın sözüyle konuşmamı bitirmek isterim:
“Tarihi eserlerini kaybetmiş bir şehir, anılarını kaybetmiş bir adam gibidir.”
Çünkü tarih korunmaz; yaşatılır.
Ender Bilar
Not: Edirne Kent Konseyi tarafından 21.02.2026 günü düzenlenen “Kırkpınar Yerleşim Alanı Forumu -Er Meydanı’nın Geleceği” adlı programda yaptığım konuşma metnidir.
Bir yanıt yazın